


(Fotoğraf: Izis Bidermanas)
Günahkâr, sefahat içinde bir hayat yaşamış bilimadamı, ömrü boyunca bir yandan da zamanda yolculuk üzerinde çalıştı. Nihayet 72 yaşında zaman makinesini keşfetti. Ancak çok hastaydı ve önünde fazla zaman olmadığını biliyordu.
Makinesini denemek için geleceğe ve geçmişe kısa birkaç yolculuk yaptıktan sonra, sağlığının çok bozulduğunu ve ölümün yakın olduğunu fark etti. Hayatını gözden geçirdi… Çocukluğunu düşündü… Bir çocuk olarak kendisini nelerin etkileyip hayatına yön verdiğini anlamaya çalıştı. Sonra kitaplar aldı. Çok iyi bildiği kendi çocuk zihnini, en derinden etkileyecek dini kitapları seçti.
Zaman makinesini çalıştırıp çocukluğuna gitti ve gizlice kendi çocuk halinin uyuduğu eve girdi. Ses çıkarmadan, yüzünde masum bir ifadeyle uyuyan çocukluğunu izledi bir süre. Gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü.
Kitapları çocuğun - 63 yıl önceki çocuk halinin - başucuna bıraktı, onu uyandırmaktan korkarak… Ve yine sessizce, çıktı evden.
Zaman yolculuklarının güçsüz bedenini yormasının üstüne, bu duygusal deneyim, kendi çocuk halini uykusunda seyretmek, çok ağır gelmişti… Evin bahçesinden çıktığında, bugününe dönemeden bir kalp krizi geçirdi ve öldü.
Küçük çocuk uyandığında, başucundaki kitapları buldu. Tuhaf bir şey hissetti, bir sezgi… Anne babasına göstermeden sakladı, bulduğu kitapları.
Sonraki günlerde, her gece odasında gizlice okuduğu bu çok iyi seçilmiş dini metinler, çocuğun tüm karakterini, inançlarını şekillendirdi. Çok geçmeden kendini tümüyle dine ve dininin emrettiği “iyilikler”e adamıştı. İnançlı bir hayat sürdürdü ve 72 yaşında, kimseye anlatamadığı bir dinsel mucizeye tanık olduktan sonra - ya da tanık olduğunu sandıktan sonra - bir kalp krizi geçirerek öldü.
Tüm zamanını ve enerjisini inançları doğrultusunda değerlendirdiği hayatında, zaten zaman yolculuğuyla ilgilenmedi ve bir zaman makinesi yapmadı.
Zaman makinesini yapan yaşlı adam, öyle günahkârdı ki, Cehennem’e gideceğinden hiç kimsenin şüphesi yoktu… Fakat zaman yolculuğuyla değiştirdiği hayatında neredeyse bir aziz gibi yaşayıp ölmüştü ve Cennet’te Tanrı’nın sevgili kullarından biri olması kaçınılmaz görünüyordu.
* * *
- Bu paradoks hakkında ne düşünüyorsunuz Bay Borges?
- Ortada bir paradoks yok, biraz daha düşünürseniz…
- Ama… Cehennem’e gidecek bir hayat yaşayan, sonra zaman yolculuğuyla kendi çocuk halini Cennet’lik bir hayata yönlendiren bir adam var. Bir haliyle Cehennem’i, diğer haliyle Cennet’i hak ediyor. Nasıl paradoks olmaz?
- Credo quia absurdum est… Zamanın senin bilebileceğinin ötesinde kısa ama senin yaşayabileceğinin ötesinde uzun bir aralığında, Tanrı gülümser… Ve der ki: “Paradoksları sadece kendi dünyanızda yaratmanıza izin verdim. Benim dünyamda asla!”
- Ama bir de şunu sormak istiyorum… Bu arada… Zamanınızı almıyorum değil mi Bay Borges?
- Endişelenmeyin, isteseniz de alamazsınız değerli dostum.
Tweet

İllüstrasyon: Milo Manara
Kadın Beni Beklerken: Klişe, aforizma ve felsefe dolu seksi bir günün heyecanlı hikayesi…
Gece evden çıktım. Beni bekleyen bir kadının evine gidiyordum. O sırada telefonum çaldı. Bir arkadaşımdı arayan… “Kadına mı gidiyorsun?” dedi, “evet,” dedim, “kırbacını yanında götür,” dedi. Kırbacımı evde unuttuğumu fark edince, telaşla geri döndüm.
O telaşla karşıdan karşıya geçerken, yaklaşan arabayı fark etmedim. Araba son anda direksiyon kırsa da, çarpıp düşürdü beni. İlk sersemlikten sonra kendime geldim. Öldüm mü acaba diye düşünürken, “düşünüyorum, öyleyse varım” aklıma geldi, ölmediğimi anladım. Kalktım. Bir baktım üstüm başım çamur içinde kalmış. Gidip bari şu köprünün altından akan nehirde elimi yüzümü yıkayayım, dedim. Sonra birden, geçen ay o nehirde elimi yüzümü yıkadığımı hatırladım, aynı nehirde iki kez yıkanamayacağım için vazgeçtim.
Topallaya topallaya yürümeye devam ettim. Bana çarpan araba beni öldürmemişti, demek ki güçlendirdi diye çok sevindim. Biraz yürüyünce, bacağım acıdığı için, “bir taksiye bineyim,” deyip, cüzdanımı yokladım. O karışıklıkta cüzdanımı düşürdüğümü fark ettim. Önce çok endişelendim ama sonra “insanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim,” diye düşünüp rahatladım.
Bir sigara yaktım. Köprüde yürürken, sigaramın izmaritini yere attım. Karşıdan Afrikalı bir çocuk geliyordu, sigaramın izmaritini attığımı gördü, “Dünyayı kirletmeye hakkın yok… Bu dünya sana dedelerinden miras kalmadı, bizden ödünç aldın,” dedi. “Çocukların sevgi görmeye ihtiyaçları vardır, özellikle de hak etmedikleri zaman” deyip başını okşadım ve uzaklaştım.
Karşıdan bir kadın geliyordu. Beni görünce durup bir şey sordu, kadın yabancıydı, hiçbir şey anlamadım. “Pardon?” dedim, bir daha sordu. İspanyol’du galiba ve tek kelime İspanyolca bilmiyordum. “Dil dile değmeden dil öğrenilmediğini” hatırladım, dilimi çıkarıp kadını tuttum, dilimi diline değdirmeye çalıştım ama huylandı kaltak, çantasıyla kafama vurdu, topallaya topallaya koşarak kaçtım.
Köprünün ortasında, bir kadın korkuluklara çıkmıştı, ağlıyordu. Nedense onda beni çeken bir şey olduğunu fark ettim, onu sebepsizce çok sevdim. Kadın köprüden atlayıp intihar etmek üzereydi. Hemen koşup tutayım, kurtarayım, diye düşündüm. Sonra birden, dedim ki, “bırak gitsin, dönerse senindir, dönmezse hiç senin olmamıştır.” Kadın atladı gitti. Döner mi dönmez mi bilmiyorum, göreceğiz.
Köprüde oltasını sarkıtmış, balık tutmaya çalışan biri vardı. Yanına yaklaşıp, “bana balık verme, balık tutmayı öğret” dedim. “Ben de bilmiyorum ki sana öğreteyim. Biz biliyoruz da mı tutuyoruz? Hem sana balık vermeyecektim ki zaten,” dedi. “Balık tutan biriyle nehrin kenarında dikilmiş duran bir aptal arasında ince bir çizgi vardır,” dedim. Kovadan irice bir balık alıp, o balıkla kafama vurdu. Beynimin sadece onda birini kullanarak hemen uzaklaştım.
Köprüden çıkınca, çok susadığımı fark ettim. Ceplerimi yoklayıp biraz bozukluk buldum. Karşıdaki kafeye girdim. Tezgahtaki kız ne istediğimi sordu. “Gerçekçiyim, imkansızı istiyorum” dedim haliyle. Kız, “Burada zor şeyleri hemen yaparız, imkansız biraz zaman alır,” deyince, fazla zamanım olmadığı için bir şey içmekten vazgeçtim, çıktım.
Yan yola sapıp, ıssız bir sokağa girdim. Yürürken, birden boğazımda bir bıçak hissettim. İri yarı bir adamdı galiba. Beni köşeye, çöp tenekesinin arkalarına sürükledi. Yüz üstü yatırdı. Bıçağı boğazımdan çekmeden, pantolonumu indirmeye uğraşıyordu. Sesim zar zor çıkarak, “pardon, sakıncası yoksa sırt üstü yatabilir miyim?” dedim. Adam şaşırdı, “niye?” diye sordu. “Tecavüz kaçınılmazsa sırt üstü yatıp zevk almaya bakarım,” dedim. O sırada bir polis arabasının sireni duyuldu. Adam bir şey diyemeden kalkıp hızla kaçmaya başladı, son anda tecavüzden kurtuldum. Kalkıp üstümü başımı toparladım.
Moralim bozuldu biraz niyeyse, bazen oluyor öyle. Geri dönmeye karar verdim. Köprüden geçerken, yine de şu gitmekten vazgeçtiğim kadını arayayım, diye düşündüm. Zaten artık çok geç olmuştu. Aradım. Telefonu açar açmaz bana hakaretler yağdırmaya başladı, “Sen alçaksın, iğrenç bir adamsın, tam bir orospu çocuğusun…” diye bağırıyordu. Onu dinleyip, bir yandan sigara yakayım derken, telefonu elimden düşürdüm. Köprünün korkuluklarının arasından, nehrin kenarına düştü. Gözümü bile kırpmadan, köprüden atladım. Şans eseri yumuşak çimlerin üstüne düştüm. Bacağımdaki ağrı iyice şiddetlendi. Neredeyse sürüne sürüne, telefonu güçlükle buldum, kadını tekrar aradım. “Telefon düştü, hemen köprüden atlayıp buldum, şimdi bana söylediklerini söylemeye devam et,” dedim. “Sen manyak mısın? Sana küfrediyordum, yarım kaldı diye mi köprüden atladın?” dedi. “Düşüncelerinin hiç birine katılmıyorum ama düşüncelerini özgürce dile getirebilmen için gerekirse hayatımı bile verebilirim,” dedim. “Alçak, hayvan, aptal, orospu çocuğu, deli…” şeklinde, tekrar düşüncelerini özgürce dile getirmeye başladı, huzur buldum.
Bir parça dinlenip kendime gelmek için, çimlere uzandım. O sırada, gece tek başına yürüyen, sarhoş bir kadın yaklaştı yanıma. Çok çılgın, seksi bir hali vardı. “Yabancı, seninle hemen burada sevişmek istiyorum, ne dersin?” dedi. Birden panikle, saatime baktım. “Kusura bakma, sağlıklı bir erkek altı dakikada bir seks düşünür, ben 7 dakikadır düşünmemişim. Şimdi biraz seks düşünmem lazım,” dedim. “Şans hazırlıklı kafaları tercih eder,” deyip uzaklaştı ezik.
Nihayet, sağ salim eve dönebilmeyi umuyordum. Yürürken nehirde çırpınmakta olan birini gördüm. Yüzme bilmiyordu. Ben de yüzemiyordum zaten. Hemen nehire atladım. “Bir şeyi yapabilenler yaparlar, yapamayanlar öğretirler” dendiği için, çırpınan adama yüzme öğretmeye çalıştım. Kafası başka yerdeydi ya da pek yetenekli değildi herhalde, öğrenemedi. Boğuldu. Son sözü, “Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu,” oldu. “Olduuu!” dedim. Bu arada ben de boğulmak üzereydim. Nasıl olduysa, zar zor kıyıya çıktım.
Eve yürürken, bu sinir bozucu geceyi hiç kimseye anlatmamaya karar verdim, “konuşulamayan üzerinde susmalı,” diye düşündüm. Sonra, “söz uçar yazı kalır,” diye, oturdum yazdım.
Tweet

(Fotoğraf: Dan Heller)
Bir çöl ülkesinde, her gece aynı duayla uyuyup aynı kâbusla uyanan bir çocuk vardı. Henüz beş yaşında, uykusundan çığlık çığlığa uyandıran kâbuslar görmeye başladı. Dev, yamru yumru, korkunç suratlı bir yaratık vardı kâbuslarında. Her gece… Soluk yüzünde kapkara gözlerini hiç kırpmadan çocuğa bakıyordu. Dehşetle uyanıp ağlıyordu çocuk.
Ailesi dualar etti, adaklar adadı… Köyün yaşlıları tılsımlar denediler. Bir yıldan uzun zaman geçti ve çocuk iyileşmedi. Kâbuslarındaki yaratığı alıkoyamadı çocuğa musallat olmaktan, hiçbir şey. Yürüyerek üç saat uzaklıktaki bir köye, kendisine itibar edildiği kadar da korkulan bir büyücüye götürdüler çocuğu.
Büyücü, kulübesinde saatlerce yalnız kaldı çocukla. Aile ve çocuğun yakınları, kulübenin kapısından uzakta, büyücünün uyandırdığı saygıya ve yaydığı korkuya yakışır bir mesafede, endişeyle beklediler… Derken hiç beklemedikleri bir şey oldu: Kulübenin kapısından, anlaşılmaz sözler bağırarak, kan ter içinde fırladı büyücü. Anladılar ki, çocuğun zihninde kâbuslarındaki yaratığı görmeyi başarmıştı büyü ve bilgeliğiyle. Ve o kadar korkmuştu ki, bilinçsizce koşarak kaçıyordu uzaklara.
Çaresiz döndüler köylerine… Aylar geçti, gittikçe kötüleşti çocuk. Uykusuzluk ve korku yüzünden, yemeden içmeden kesildi. Zayıf düştü iyice. Ve nasıl bir korkuysa bu, bir başka türlü de canını yakıyordu sanki. Derin derin dalıyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu çocuğun.
Yapılacak başka bir şey yoktu artık. Bir günlük yolu iki keçileriyle birlikte yürüyüp, çocuğu kasabaya götürdüler. Kasabanın pazarında yok pahasına sattılar keçilerini. Küçük, bakımsız hastaneye gittiler. Bir Avrupa ülkesinde tahsil görüp ülkesine dönmüş genç doktor ilgilendi çocukla.
Doktor kâbuslarını anlattırdı çocuğa, yavaş yavaş alıştırarak, güven sağlayarak. Sonunda en hassas konuya geçti. Kâbuslarındaki yaratığı ayrıntılı olark kendisine tarif etmesini istedi. Çocuk direndi önce, ağladı, titredi, sustu ve sonra konuşmaya başladı…
Koridorda bekliyordu anne - baba. Doktorun odasının kapısı açıldı. Doktor çocuğun elini tutmuştu ve gülümsüyordu. Çocuk da gülümsüyordu, neredeyse iki yıldır ilk kez. Anne - baba, merakla doktora baktılar.
Doktor, gülümsemesi yüzünden hiç kaybolmadan anlatmaya başladı: “Soğuk ülkelerde bir şey var, bir kez çöle de yağmış 40 yıl kadar önce…” Baba, başıyla onayladı, küçükken görmüştü ve hatırlıyordu. “Kar,” dedi doktor. “Oralarda çocukların en sevdiği şeylerden biridir. Kardan adam diye bir şey yaparlar, karları elleriyle şekilendirip. Burnunun yerine bir havuç, gözlerinin yerine iki kömür tanesi koyarlar. Oğlunuzun gördüğü o, kardan adam. Oradaki çocukların çok sevdiği bir şey…”
Anne – baba, çok şaşırmışlardı. Baba sordu, “Peki neden korkuyor o zaman, çocuklar o kadar seviyorlarsa o şeyi?”
Dedi ki doktor, “Korku değil bu, özlem… Gördüğü de kâbus değil, özlem dolu bir rüya. Ama işte ne yazık ki, özlediği şeyi daha önce hiç görmediği, bilmediği için korkuyor, kâbus sanıyor oğlunuz.”
Anne ve baba kızarak baktılar çocuğa. Anne, “Eve gidince ben sana soracağım,” dedi, tehditkâr.
Doktor para almadı onlardan… Çocuğu o kadar sevdi ki, babaya biraz da para verdi, sattığı keçileri az bir zararla geri alabilsin pazardan, diye.
Baba o zaman bir şey anladı ve anneyi de sakinleştirdi. “Kızma,” dedi, oğlunun başını okşarken. “Daha şimdiden ne çok özledim keçilerimi… Düşün bir de, ya bugüne kadar hiç keçi görmeden özleseydim?”
Tweet
Aşağıda, Max Frisch’in “Günlükler”indeki anketlerinden üçünü bulacaksınız. Zihin jimnastiği olarak ele alabilirsiniz ya da nihai dürüstlükle ilgili kendinizle baş başa kaldığınız, sürükleyici birer sınav. Belki de cevapları kendimizde olduğunu iddia ettiğimiz inançla, inançsızlıkla, savunduğumuz ideolojiyle, günlük deyişle “hayat felsefesi” dediğimiz ilkelerle çelişebilecek sorular… Bazıları, henüz çocukken kendimize sorduğumuz sorular ayrıca. “Günlükler”i okumadıysanız bile, bu sorulara çeşitli edebiyat sitelerinde rastlamış olabilirsiniz… (Kaynak: Y K Y)

Bir: Yaşam
1. Siz ve tanıdığınız herkesin ölmesinin ardından insan neslinin sürüp sürmediğiyle gerçekten de ilgilendiğinize emin misiniz?
2. Neden? Birkaç sözcükle yanıtlayabilirsiniz.
3. İradeniz sayesinde dünyaya gelmeyen çocuklarınızın sayısı kaç?
4. Kiminle asla karşılaşmamış olmayı dilersiniz?
5. Birisine karşı, onun haberi olmadığı halde haksızlık yaptınız mı; bu yüzden kendinizden mi yoksa ondan mı nefret ediyorsunuz?
6. Mutlak belleğe sahip olmayı ister misiniz?
7. Hastalık, trafik kazası, vb sonucu ölümü içinizi umutla dolduracak olan siyasetçinin adı nedir? Yoksa herkesin yerinin doldurulabileceğine mi inanıyorsunuz?
8. Ölmüş olan kimi yeniden görmek istersiniz?
9. Peki, kimi görmek istemezsiniz?
10. Başka bir ulusa (kültüre) ait olmayı ister miydiniz? Hangisine?
11. Kaç yaşına kadar yaşamak istiyorsunuz?
12. Emir verme yetkiniz olsa, bugün gözünüze doğru görüneni yapmak adına çoğunluğun karşı çıktığı bir emri verir miydiniz? Evet ya da hayır diye yanıtlayın.
13. Neden vermezdiniz; eğer size doğru görünüyorsa?
14. Bir topluluktan mı daha kolay nefret edersiniz yoksa belli birinden mi ve tek başınıza nefret etmeyi mi yeğlersiniz yoksa toplu halde mi?
15. Giderek akıllandığınıza ne zaman inanmaktan vazgeçtiniz, yoksa hâlâ buna inanıyor musunuz? Lütfen yaş belirtin.
16. Özeleştiriniz sizi ikna ediyor mu?
17. Başkalarının hangi yönünüze içerlediğini tahmin ediyorsunuz ve siz hangi yönünüze içerliyorsunuz; aynı şeyler olmadığı takdirde: Ne için özür dilemeye daha yakınsınız?
18. Doğmamış olduğunuz aklınıza öylesine geldiğinde: Bu düşünce sizi huzursuz ediyor mu?
19. Ölmüş biri aklınıza geldiğinde: Onun sizinle konuşmasını mı yeğlersiniz, müteveffaya son bir şey söylemeyi mi?
20. Sevdiğiniz biri var mı?
21. Neye dayanarak böyle düşünüyorsunuz?
22. Hiç kimseyi öldürmediğinizi varsayacak olursak: Bunun gerçekleşmemiş olmasını nasıl açıklıyorsunuz?
23. Mutluluğunuzu eksik kılan şey ne?
24. Hayatta ne için müteşekkirsiniz?
25. Ölmeyi mi tercih edersiniz yoksa bir süre daha sağlıklı bir hayvan olarak yaşamayı mı? Hangi hayvan olarak?

İki: Evlilik
1. Evlilik sizin için hâlâ sorun mu?
2. Kurum olarak evlilik size ne zaman ikna edici gelir: Başkalarında mı, kendinizde mi?
3. Başkalarına hangisini daha sık öğütlediniz:
a. Ayrılmalarını mı?
b. Ayrılmamalarını mı?
4. Taraflardan birinde ya da diğerinde, hatta ikisinde de açılan, yarılan iz bırakmadığı bir barışmaya tanık oldunuz mu?
5. Hangi sorunlar iyi bir evlilikle çözülür?
6. Dürüstlük kendiliğinden yitene, yani karşınızdakini neyin korkutacağını artık kendi kendinize bile düşünmeye cesa-ret edemeyene kadar aynı partnerle ortalama ne kadar süre beraber yaşarsınız?
7. Ayrılmayı düşündüğünüzde kendinizde ya da partnerinizde bir suç emaresi aramaya başlamanızı kendinize nasıl açıklarsınız?
8. Evlilik kurumunu kendi kendinize keşfedebilir miydiniz?
9. Kendinizi şimdiki evliliğinizin ortak alışkanlıklarıyla özdeşleştirebiliyor musunuz? Eğer yapamıyorsanız: Evli olduğunuz şahsın kendini ortak alışkanlıklarınızla özdeşleştirmeyi başardığını düşünüyor musunuz, eğer öyleyse bu sonuca nasıl vardınız?
10. Evlilik sizi ne zaman gerginleştirir:
a. Gündelik yaşamda mı?
b. Seyahatlerde mi?
c. Yalnız olduğunuzda mı?
d. Kalabalık bir çevrenin içinde olduğunuzda mı?
e. Baş başa kaldığınızda mı?
f. Akşamları mı?
g. Sabahları mı?
11. Evlilikte ortak zevkler mi oluşur (evli bir çiftin mobilyaları bunu düşündürür) yoksa lamba, halı vazo ya da benzeri bir eşya satın alınırken sessiz kabullenişiniz mi söz konusudur?
12. Çocuk varsa: Ayrılık söz konusu olduğunda çocuğa karşı suçluluk duyar mısınız, yani çocukların mutsuz ebeveynler istemeye hakları olduğuna inanıyor musunuz? Eğer yanıtınız evetse: Çocuk kaç yaşına gelene dek?
13. Evlilik yeminini etmenize sebep olan:
a. Güvenlik gereksinimi mi?
b. Çocuk mu?
c. Evlilik dışı ilişkinin toplumsal dezavantajları, otellerde çıkarılan zorluklar, dedikodu, tatsızlıklar, resmi dairelerde karışıklıklar, komşular vs mi?
d. Gelenekler mi?
e. Ev yükümlülüklerinin paylaşılması mı?
f. Aileleri gözetmeniz mi?
g. Evlilik dışı ilişkilerin de pekâlâ alışkanlığa, yılgınlığa, monotonluğa vb sebep olduğu deneyimi mi?
h. Miras beklentisi mi?
i. Mucize umudu mu?
k. Bunun hepi topu bir formalite olduğu görüşü mü?
14. Resmi nikâhta ya da kilise nikâhında evlilik andına ekleyeceğiniz bir şeyler var mı?
a. Kadın olarak?
b. Erkek olarak?
(Lütfen ayrıntılı olarak yazınız)
15. Birden çok kez evlendiyseniz: Evliliklerinizin hangi kısmında benzerlik var, başlangıcında mı, sonunda mı?
16. Ayrılmanızın ardından partnerinizin sizi suçlamaktan vazgeçmediğini işittiğinizde: Bundan, o zamanlar tahmin ettiğinizden çok daha fazla sevilmiş olduğunuz sonucunu mu çıkarırsınız, yoksa rahatlar mısınız?
17. Arkadaş çevrenizde bir boşanma gerçekleşince genellikle ne söylersiniz ve bunu neden şimdiye dek taraflardan gizlediniz?
18. Kendi aralarında açık olmayan bir çiftin iki tarafına karşı da aynı açıklıkta davranabilir misiniz?
19. Şu anki evliliğinizi mutlu bir evlilik olarak tanımlayabilirseniz: Bunun sebebi sizce neler?
(Sözcükler kullanarak yanıt verebilirsiniz.)
20. Mutlu olarak tarif edilebilecek bir evlilik ile söz konusu evliliği tehdit edecek bir ilham, bir tür zekâ, bir vahiy vs arasında seçim yapmak zorunda olsanız, hangisi sizin için daha önemli olurdu:
a. Kadın olarak?
b. Erkek olarak?
21. Neden?
22. Şu anki partnerinizin bu anket formuna nasıl yanıtlar vereceğini tahmin edebileceğinizi düşünüyor musunuz? Eğer yanıtınız olumsuz ise:
23. Onun yanıtlarını öğrenmek ister misiniz?
24. Öte yandan partnerinizin, bu anket formunu nasıl doldurduğunuzu bilmesini ister misiniz?
25. İki tarafın da birbirlerinden saklı sırlarının olmamasını evliliğin temel koşullarından biri olarak mı görürsünüz, yoksa iki insanı birbirine bağlayanın tam da bu sırlar olduğuna mı inanırsınız?

Üç: Kadın-Erkek
1. Kadınlara acıyor musunuz?
2. Neden?
3. Ona dokunduğunuz için bir kadının ellerinde, gözlerinde, dudaklarında heyecan, arzu vs belirtileri gördüğünüzde bunu kişisel olarak mı alırsınız?
4. Erkeklerle aranız nasıldır:
a. ardılınız olanlarla?
b. öncülünüz olanlarla?
c. aynı anda aynı kadına âşık olduğunuzda?
5. Hayat arkadaşınız olan kadını siz mi seçtiniz?
6. Yıllar sonra eski sevgililerinizden biriyle hoş bir karşılaşma gerçekleştiğinde: Bir zamanlar onunla yaşadığınız birlikteliği anlamlı mı bulursunuz, yoksa şaşırır mısınız, yani mesleki yaşamınız ve siyasi görüşleriniz onu gerçekten de ilgilendirmiş midir, yoksa şimdi baktığınızda söz konusu meselelerle ilgili konuşmaların gereksiz olduğunu mu düşünürsünüz?
7. Akıllı bir lezbiyen sizi şaşırtır mı?
8. Bir kadının sevgisini nasıl kazandığınızı bildiğinizi düşünür müsünüz; ve günün birinde onun sevgisini aslında nasıl kazandığınızı öğrendiğinizde, sevginizden şüphe eder misiniz?
9. Neyi erkekçe olarak tanımlarsınız?
10. Kadınların, erkeklerin küçültücü bulduğu belli bazı mesleklere uygun olduklarına inanmanızı sağlayacak yeterli sayıda kanıta sahip misiniz?
11. Sizi en çok baştan çıkaran:
a. Anaçlık mı?
b. Size hayranlık duyulması mı?
c. Alkol mü?
d. Erkek olamama korkusu mu?
e. Güzellik mi?
f. Sevgi dolu koruyucu rolüyle de olsa bir ilişkideki üstün taraf olduğunuza ilişkin aceleci inanç mı?
12. Hadım edilme korkusu sizce kimin buluşu?
13. Aşağıdaki durumlardan hangisinde geçmiş bir ilişkiden daha sevgi dolu biçimde söz edersiniz: Bir kadını terk ettiğiniz de mi, onun tarafından terk edildiğinizde mi?
14. Bir aşk ilişkisinden, bir sonrakinde faydalanmak üzere dersler çıkarır mısınız?
15. Kadınlarla hep aynı tecrübeyi yaşıyorsanız: Bunun sebebinin kadınlar olduğunu mu düşünürsünüz, yani bu bağlamda kendinizi bir kadın sarrafı olarak mı nitelendiriyorsunuz?
16. Karınızın yerinde olmak ister miydiniz?
17. İki cins arasındaki cinsel ilişkiler hakkında hangi kaynaktan daha çok bilgi edindiniz: Başka erkeklerle yaptığınız konuşmalardan mı, yoksa kadınlarla yaptığınız konuşmalardan mı? Yoksa çoğunu konuşmalardan değil, kadınların tepkilerinden mi, yani onların nelere alışkın olduklarını, bir erkekten neler beklediklerini, nelerden korktuklarını vs kestirerek mi?
18. Bir kadınla konuşmak hoşunuza gidiyorsa: Böyle bir konuşmayı, konuyla ilgili olmadıkları için dile getirmediğiniz düşünceler aklınıza gelmeden önce ne kadar sürdürebilirsiniz?
19. Kadınlardan meydana gelen bir dünya düşünebiliyor musunuz?
20. Kadınların neyi yapamayacağına inanırsınız:
a. felsefe?
b. örgütleme?
c. sanat?
d. teknoloji?
e. siyaset?
Bu bağlamda, erkekçe önyargınıza uygun davranmayan bir kadını kadınlık dışı olarak mı tanımlarsınız?
21. Kadınların hangi yönüne hayranlık duyuyorsunuz?
22. Bir kadının geçiminizi sağlamasını ister misiniz? Bunu hangi araçla yapmasını tercih edersiniz:
mirasıyla mı?
mesleğiyle mi?
23. Neden istemezsiniz?
24. Biyolojiye inanır mısınız, yani günümüzde kadın ile erkek arasındaki ilişki biçiminin değiştirilemez olduğuna mı inanıyorsunuz, yoksa kadınların kendi düşünce biçimlerini yansıtan kendilerine özgü bir gramere sahip olmayıp erkek egemen dil düzenlemelerine tâbi olmalarından dolayı edilgen kalmalarını binlerce yıllık bir tarihsel sürecin sonucu olarak mı görüyorsunuz?
25. Neden kadınları anlamıyor olmamız gerekir?
Tweet

Bir güzellik yarışmasında, “dileğin nedir?” diye sorulduğunda “dünya barışı”diye cevap veren adaylara, çok büyük lobi gücü olan bir “yetkili - etkili” kişi kimliğinde gidiyoruz. “Sen dünya güzellik kraliçesi seçileceksin, fakat Afrika ülkesi X’ten gelen adayın ülkesinde, iki kabile arasında büyük ihtimalle bu yüzden savaş çıkacak. Neyse, onu boş ver de, sen ‘evet’ dersen biz seni güzellik kraliçesi seçtireceğiz kesin, oylar elimizde,” diyoruz. Cevap ne olursa olsun aramızda kalacağına ikna ediyoruz. Acaba en büyük dileği “dünya barışı” olan adaylardan kaçı “kabul ediyorum, beni seçin” cevabını verirdi?
Bu psikolojik deney, kafamda neden canlandı? Özel olarak hazzetmesem de güzellik yarışmalarıyla bir alıp veremediğim olduğu için değil. Scientific American‘da bir linkten, şu çıktı karşıma: Güzellik yarışması adaylarına,“Okullarda evrim ders olarak okutulmalı mı?” sorusunu sormuşlar. Cevapların birçoğu karşı görüşü küçümser, agresif, fazlasıyla “iddialı” nitelikte. Bir süre sonra aynı soru, konuya yıllarını vermiş bilim kadınlarına soruluyor. Bu kez cevaplar gayet ılımlı, iddiasız öneri, en fazla heyecanla görüşünü savunma tonunda.
Az bilenin daha şiddetle emin olması bir yana… O sahte yumuşaklığın ve inceliğin altındaki boşluktan ilkel bir saldırganlığın, görüşün hangi tarafında olursa olsun “bağnazlığın” çıkmasına, nedense pek şaşırmadım. Ve işte böyle “uçuk” bir psikolojik deney canlandı kafamda.
Tweet